EĞİTİMDE 4+4+4 DAYATMASI DEĞERLENDİRME RAPORU: Biz Demiştik

                AKP’nin 4+4+4 dayatması kararını alması ile buna karşı bilimsel verilerden hareketle demokratik mücadelemizi başlatmamızdan bu yana bir yıl geçmiştir. Özellikle altına çizerek diyoruz ki zaman ve buna bağlı uygulama sonuçları doğru ile yanlışın belirlenmesinde kesin sonuç veren yöntemlerdir.

 

Eğitim Sen olarak, şubelerimiz üzerinden yaptığımız araştırmalarda eğitimde 4+4+4 dayatması ile derinleşen eğitim sorunları ve eğitimde yaşanan kapsamlı dönüşümün uygulama sonuçları, somut örneklerle gözler önüne serilmiştir. Araştırmalarımız sonucunda ortaya çıkan sorunlar, eğitimde 4+4+4 dayatmasına yönelik olarak dönem başında ileri sürdürdüğümüz eleştiri ve kaygılarımızın ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

 

 

 

1. Okula başlama yaşının geriye çekilmesi ciddi sorunlar yarattı!

 

72 ay öncesi ilkokula başlayan bir nesil heba ediliyor!

 

72 aydan küçük çocuklardan bazıları okula başlamış, ancak devam edememiştir!

 

Aynı sınıfta farklı yaş grupları bulunmasının pedagojik sakıncaları ortaya çıkmıştır!

 

 

 

2. Okulların fiziki donanım ve altyapı sorunları sürüyor!

 

Patlayan öğrenci sayısı ile sınıf ihtiyacı aşılması daha da güç bir soruna dönüşmüştür!

 

Sıralar, merdivenler, lavabolar… Hiçbiri 60-66 aylık çocuklar için düzenlenmemiştir

 

 

 

3. Ders Başı 6:45’te, Teneffüsler 5 Dakika!

 

 

 

4. 1. Sınıf müfredatının uygulanmasında sorunlar yaşanıyor

 

 

 

5. Öğrenciler Dini İçerikli “Zorunlu Seçmeli” Dersleri Seçmeye Zorlandı!

 

 

 

6. Okulların İmam Hatip’e Dönüştürülmesi Yeni Sorunlar Yarattı!

 

 

 

7. Öğrencilerle Birlikte, Öğretmenler de Mağdur Edildi!

 

Öğrencilerle birlikte öğretmenler de sürgün edildi!

 

Öğretmenler hazırlıksız oldukları bu uygulamayı alelacele hayata geçirmeye zorlandı!

 

30.000’i sınıf öğretmeni 70.000 öğretmen norm fazlası haline geldi!

 

Alan değiştirme hem öğretmeni hem de öğrenciyi olumsuz etkiledi!

 

 

 

8. Kamusal, bilimsel, laik ve anadilinde eğitim hakkı yok sayıldı!

 

 

 

9. 4+4+4 ile “Eğitimli” ve “Ucuz” İşgücü Hedefi Sürmektedir

 

Fatih Projesi Eğitim Değil, Rant Projesidir

 

 

 

Sonuç

 

Eğitimde bir süredir adım adım gerçekleşen ancak 4+4+4 dayatması ile büyük bir ivme kazanan dönüşüm eğilimleri, kuşkusuz dünya çapında yaşanan gelişmelerden bağımsız değildir. Dünya düzeyinde eş zamanlı olarak gerçekleşen bu eğilimlerin yapısal bir sürecin yani kapitalizme özgü dinamiklerin günümüzde ulaştığı düzeyin sonuçları olduğunu belirtmek gerekir. Eğitim ve diğer alanlar üzerinden pratik süreçte karşılaştığımız farklılıklar sadece Türkiye’ye özgü dinamikler değildir.

 

Bugün tüm dünyada, eğitim sistemlerine egemen olmaya çalışan anlayışlar, eğitimi bir insan hakkı olarak değil, maliyeti olan ve karşılığı mutlaka ödenmesi gereken bir “müşteri hizmeti” olarak görmektedir. Eğitim sistemlerinde çeşitli adlar altında yapılan köklü değişiklikler, çeşitli projelerin temelinde eğitimi herkesin eşit ve parasız olarak yararlanması gereken bir hak olmaktan çıkarmayı hedeflemektedir. Bu anlayışın gelişmesiyle birlikte aynı okul içinde sınıflar, aynı bölgede okullar, farklı bölgeler birbirleriyle rekabet içine sokularak eğitimde piyasa ilişkilerinin tek belirleyen olması sağlanmak istenmektedir. Eğitimin kamusal niteliğinin aşınmasıyla birlikte bir yandan kaynakların eşitlikçi dağılımını ortadan kaldırılırken, diğer yandan eğitimi tamamen piyasaya teslim etmenin adımları atılmaktadır.

 

Eğitimin, “iş dünyasının” ve piyasanın değişen bilgi ve beceri taleplerini karşılamak için rekabet temelinde yeniden yapılandırılması sonucu, eğitim hakkı ilkesi göz ardı edilerek, “rekabet”, “teknolojik eğitim”, “girişimcilik” ve “kendi kendine yetme” anlayışı eğitimde ve eğitim hizmetlerinin sunumunda temel kabul haline getirilmiştir.

 

Eğitimin dayanacağı ilkeler finansmanından hizmetin sağladığı sonuçlara kadar geniş bir alanda etkili olmaktadır. Bu açıdan, eğitim hizmetinin hangi ilkeler çerçevesinde yapılacağına yönelik olarak yapılacak sınıfsal tercihin, en az eğitim politikalarının belirlenmesi ve uygulanması kadar önemli olduğu gerçeğini asla unutmamak gerekir.

 

4+4+4 eğitim modeli ile daha da belirginleşen eğitimde ticarileştirme ve dinselleştirme sürecine somut yanıtlar verebilmek için şimdiye kadarki uygulamalarında karşılaşılan sonuçlara bakmak elbette yeterli değildir. Bu nedenle sendikamız, 4+4+4 uygulamasının yarattığı olumsuzlukları ısrarla takip etmeye devam edecek, söz konusu takip sürecinde kamuoyunu bilgilendirmeyi sürdürecektir. Öngörümüz 4+4+4 sisteminin beklentilerimiz ötesinde olumsuz sonuçlara neden olacağıdır. Bu aşamaya kadar her söylediğimizde haklı çıktık. Bundan sonra haklı çıkmak istemiyoruz. Çünkü sonuçta bu olumsuz sonuçlardan eğitim sistemimiz çocuklarımız ve geleceğimiz olumsuz etkileniyor.

 

Halkımızı geleceğini karartan bu uygulamalar konusunda duyarlı olmaya ve AKP’yi hatasından dönmeye davet ediyoruz.

 

 

Çanakkale Eğitim Sen

 

 

 

EĞİTİMDE 4+4+4 DAYATMASI

 

1. YARIYIL DEĞERLENDİRME RAPORU

 

 

 

2012-2013 eğitim öğretim yılının birinci yarısı, geçtiğimiz dönemlerden farklı olarak, AKP iktidarının siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda hayata geçirilen 4+4+4 düzenlemesi ve onun derinleştirdiği ağır sorunların ilk işaretleri ile sona ermektedir.

 

 

 

AKP’nin yangından mal kaçırır gibi gündeme getirdiği 4+4+4 dayatması nedeniyle, 2012-2013 eğitim öğretim yılının ilk yarısı, genelde eğitim sistemi, özelde ise öğrenciler, öğretmenler ve veliler açısından geçmişten gelen sorunların derinleşerek arttığı, bilimsel gerçeklere gözlerin kapatılarak ideolojik kaygılarla bütün bir eğitim sisteminin dönüştürüldüğü bir dönem olmuştur.

 

 

 

Eğitimde 4+4+4 dayatmasının birinci yarıyıldaki uygulama sonuçlarına baktığımızda, kısa vadede ortaya çıkmasını öngördüğümüz sorunların belirgin bir şekilde kendisini gösterdiği, orta ve uzun vadede yaşanacak sorunların ise ilk işaretlerinin verilmeye başlandığını söylemek mümkündür. 

 

 

 

Eğitim Sen olarak, şubelerimiz üzerinden yaptığımız araştırmalarda eğitimde 4+4+4 dayatması ile derinleşen eğitim sorunları ve eğitimde yaşanan kapsamlı dönüşümün uygulama sonuçları, somut örneklerle gözler önüne serilmiştir. Araştırmalarımız sonucunda ortaya çıkan sorunlar, eğitimde 4+4+4 dayatmasına yönelik olarak dönem başında ileri sürdürdüğümüz eleştiri ve kaygılarımızın ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

 

 

 

Okula başlama yaşının geriye çekilmesi ciddi sorunlar yarattı!

 

 

 

2011-2012 eğitim öğretim yılında 1 milyon 285 bin öğrenci ilkokula başlamışken, 2012-2013 eğitim öğretim yılında 4+4+4 uygulaması ile okulöncesi çağdaki çocukların devlet zoruyla ilkokula gönderilmek istenmesi sonucunda bu rakam 1 milyon 758 bine çıkmıştır. Eğitim öğretim yılı başında adrese dayalı kayıt sistemi ile otomatik kaydı yapılan çocuk sayısının 2 milyon 313 bin 888 olduğu dikkate alındığında, velilere yönelik tüm dayatma, şantaj ve tehditlere rağmen, okul öncesi eğitim çağında olan 555 bin öğrenci 4+4+4 tuzağına düşürülememiştir. Bunun anlamı otomatik ön kaydı yapılan her dört öğrenciden birisinin tüm baskı ve tehditlere rağmen ilkokula gitmemiş olmasıdır.

 

 

 

Milli Eğitim Bakanı’nın açıklamalarına göre; içinde bulunduğunuz eğitim-öğretim yılında 60-66 ay arasında 120 bin öğrenci, 66 ile 72 ay arasında ise yaklaşık 550 bin öğrenci ilkokula kayıt yaptırmak zorunda bırakılmıştır. Dönem başında çocuğunu okula göndermeyen veliler para cezası ile tehdit edilmesine rağmen, çocuğunu ilkokul çağında olmadığı için okula göndermeyen velilere herhangi bir para cezası uygulanmaması dikkat çekicidir. Bu durum adeta bakanlığın da kendi uygulamasının uygulanabilirliğinden şüphe etmesi anlamına gelmektedir.

 

 

 

72 ay öncesi ilkokula başlayan bir nesil heba ediliyor!

 

 

 

Yaş itibariyle 60-66 aylık, 72 aylık ve 83 aya kadar olan aynı dönemde, aynı sınıfta, hatta aynı sıralarda öğretime başlaması, farklı yaşlardaki çocukların aynı ortamda eğitilmelerinin yaratacağı çok önemli sorunların ortaya çıkmasının yanı sıra, sınıfların aşırı kalabalıklaşmasına, okulların önemli oranda ikili öğretime geçmesine neden olmuştur.

 

 

 

Uzun yıllardır sınıf mevcutlarının azaltılması ve tekli öğretime geçilmesi hedeflenmişken, tam gün öğretime başlayan okulların önemli bir bölümü ikili öğretime zorlanmıştır. 4+4+4 sistemi ile birlikte imam hatip sayı­sı OECD ülkelerinde 1. sınıfların mevcudu ortalama olarak 21 iken, Türkiye’nin en büyük ve en çok öğrencisine sahip ili olan İstanbul genelinde 1. sınıfların ortalama mevcudu 57’dir. Bu sınıf mevcudunun mevcut sorunları daha da kangrenleştireceği ortadadır.

 

60-66-72 ay arası çocuklarda öz bakım ihtiyaçlarını giderme sorunları öncelikli sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Bazı öğrencilerde tuvaletini tutamama rasgele yerlere çişini ve kakasını yapma, altına kaçırma gibi örneklerle özellikle okulun ilk zamanlarında karşılaşılmıştır. Birinci sınıfa başlayan öğrencilerin bir kısmında beslenme ve öz bakım becerileri sorunları halen yaşanmaya devam etmektedir. (Kars)

 

 

 

                                     

 

 

 

Çocukların temizlik, tuvalet ve beslenme becerileri yönünden yeterince gelişmemiş olması aileleri de telaşlandırmıştır. Aileler çocuklarından ayrılmakta zorluk yaşamaktadır (Kastamonu-Daday).

 

 

 

Öğrencilerin kimilerinin aileleri olmadan tuvalet ve yemek ihtiyaçlarını karşılayamaması ve öğretmenin de yardımını reddetmesi söz konusudur. Örneğin Kastamonu İnebolu’da ailelerin okul bahçesinde ya da telefon başında okula yardıma gelmek üzere bekleyişte olduğu belirtilmiştir.

 

 

 

Okula mamasıyla gelen, sınıf arkadaşına “abi” diye seslenen, tuvalet alışkanlıklarında aksaklıklar yaşayan, kas gelişimlerindeki yetersizlik nedeniyle kalem tutma ve benzer motor becerilerde sorun yaşayan, yoğun tempo ve ders saatleri nedeniyle sınıflarda uyuya kalan öğrenciler olduğu bildirilmiştir. (İstanbul)

 

 

 

Kısacası, 72 ay öncesi çocukların okula alışamadıkları, ağladıkları, algılama güçlüğü çektikleri, kurallara uymadıkları, sorumluluk taşıyamadıkları, 40 dakikalık ders saatine dayanamadıkları, sürekli olarak;  “Kaç ders kaldı?”, “Anemi çağırın!”, “Ben eve gitmek istiyorum!”, “Hastayım!”, “Dişim ağrıyor!”, “Anneme telefon et!”, “Uykum var!” vb. şekillerde isteklerde ve şikâyette bulundukları görülmüştür. Bu nedenle diğer öğrencilerin öğrenme isteklerini de olumsuz yönde etkilemeleri, sürekli akıllarının oyunda olması ve bu sebeplerle okulu ve öğretmeni sevmemeleri söz konusu olmuştur. Veliler uzun süre sınıflarda, okul bahçelerinde çocuklarıyla beraber olmak durumunda kalmış ve bu süreçten yıpranarak çıkmışlardır. (Malatya)

 

 

 

 

 

72 aydan küçük çocuklardan bazıları okula başlamış, ancak devam edememiştir!

 

 

 

Kimi illerde tüm bu sorunların sonucunda önce okula başlayıp sonra okuldan alınan ve kimi anaokuluna gönderilen 72 aydan küçük çocuklar olduğu görülmektedir. Malatya şubemiz tarafından aktarılan bilgiye göre, İlçelerdeki okullarda 72 ay öncesi çocuklardan okula başlayıp da sonradan okuldan alınan öğrenci sayısının az olduğu, bu oranın %5 civarında olduğu gözlemlenirken il merkezindeki okullarda bu oran yüksek olup, bu oran %30-40 arasındadır. (Malatya) Öğretmen, veli ve idareci ortak kararıyla çocukların okul öncesine yönlendirildikleri durumlar neredeyse tüm illerde yaşanmıştır.

 

 

 

Aynı sınıfta farklı yaş grupları bulunmasının pedagojik sakıncaları ortaya çıkmıştır!

 

 

 

2012-2013 eğitim öğretim yılının ilk yarısında okul öncesi eğitimde okullaşma oranı yüzde 46’da kalmıştır. Okul öncesi eğitimde bölgeler arası farklılıklar giderek belirginleşmektedir. Okul öncesi yaş grubunda okullaşma oranının en düşük olduğu il yüzde 20,9 ile Hakkâri iken, en yüksek il yüzde 89,3 ile Hatay’dır. Ne yazık ki Milli Eğitim Bakanlığı tüm yaş grubu çocuklarına için parasız, nitelikli bir okul öncesi ve anasınıfı eğitimi sağlamak yerine bu eğitimi ilkokulun ilk yılına sıkıştırmayı tercih etmiş, dünyada görülmemiş bir özensizliğe imza atmıştır. Daha da vahimi bu yaş grubundaki öğrencilerin daha 72 ay ve üstü öğrencilerle aynı sınıfta bulunmalarıdır ki bu durum aynı zamanda bu öğrencileri de mağdur etmektedir.

 

 

 

Uluslararası sınavlarda ilk sıralarda yer alan, bilim ve teknolojide buluşlar yapan ülkelerin eğitim sistemleri incelendiğinde 3-6 yaş arasındaki çocukları okulöncesi eğitime aldıkları rahatlıkla görülebilecektir. Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim bilimleri, çocuk gelişimi, çocuk psikolojisi alanlarında yapılan bilimsel araştırma ve tespitleri yok sayarak, eğitim sistemini AKP’nin siyasal-ideolojik hedeflerine resmen feda edilmiştir.

 

 

 

                                 

 

 

 

İllerden gelen bilgiler 60-66-72 ay çocuklarının, Ömer Dinçer’in başta iddia ettiğinin aksine okulların çok büyük bir bölümünde yaş gruplarına göre farklı sınıflara ayrılmadığını göstermektedir. Bu çocukların aynı sınıflarda eğitim görmesi öngörülen sorunların neredeyse tamamının gerçekleşmesine neden olmuştur. Bu durum köy okulları için daha da fazla geçerlidir. Neredeyse tüm köy okullarında 60-66-72 aylık çocuklar aynı sınıftadır. (Kars)

 

 

 

Öğrenme boyutuyla 72 ay öncesi çocuklar içerisinde her ne kadar sınıf arkadaşlarıyla aynı becerileri gösteren öğrenciler olsa da büyük çoğunluk sınıftaki arkadaşlarından daha geride kalmaktadır. Konular kavratılırken bu öğrencilere yönelik fazladan tekrar çalışmaları yapılmak zorunda kalınmaktadır. Bu çocukların dikkatleri çok çabuk dağılmakta, Bu da öğrenmeyi zorlaştırmakta ya da geciktirmektedir. (Kars)

 

 

 

Birinci sınıflarda rehberlik araştırma merkezlerine gelen öğrenci sayısında ciddi oranda bir artış söz konusudur. İkinci dönemden önce RAM’lara gelen birinci sınıf öğrencisi geçtiğimiz yıllara oranla 3 kat arttığı görünmektedir. Okul fobisi, psiko-motor gelişim geriliğinin getirdiği güçlüklerle erken yorulma, okuldan sıkılma, anne babaya yapışma, dikkati toplamadan güçlük gibi sorunlar yaygınlaşmıştır. (İstanbul) Küçük yaştaki öğrencilerde diğerlerinden çekinme, yalnız kalma ve başarısızlık korkusu gözlemlenmiştir. (Trabzon)

 

 

 

72 ay ve üzeri çocuklarınsa okuldaki oyun süreçlerinden, okul öncesi eğitim almış çocukların ise kes-yapıştır gibi etkinliklerden sıkıldığı, bununla birlikte yaş grubu küçük olanların makasla kesme dahi yapamadıkları gözlemlenmiştir. Bu durum bu öğrenci bileşkesi ile 1. sınıf müfredatının uygulanmasının ne kadar güç olduğunu kanıtlamaktadır.

 

 

 

Okulların fiziki donanım ve altyapı sorunları sürüyor!

 

 

 

4+4+4 yasasının hazırlanış gerekçelerinden birisi de ilkokul ve ortaokul çağındaki çocukların bir arada eğitim yapmalarının sakıncalı ve yanlış olduğu düşüncesiyken kimi illerde ve bölgelerde alt yapı hazırlığı olmadığı için yine eski sistemde olduğu gibi okulların ikili eğitim yapmak zorunda kaldığı bildirilmiştir. Dolayısıyla yasanın hazırlanış gerekçesine aykırı olarak ilkokul öğrencileriyle ortaokul öğrencileri bir arada eğitim yapmak zorunda kalmışlardır.

 

 

 

Malatya’dan verilen bir örnek, derslik yetersizliğinden dolayı ikili eğitim yapılan bazı okullarda ilkokul 3.ve 4. Sınıfların ortaokul öğrencileriyle birlikte eğitim yaptıklarını göstermiştir. İlçelerde genellikle normal eğitim yapılırken il merkezinde bulunan okulların % 90’ı ikili eğitim yapmayı sürdürmektedir.

 

Maddi koşullardaki yetersizlikler ve eksiklikler büyük illerde iyice ayyuka çıkmıştır. İstanbul’da birçok okulda daha inşaat devam ederken eğitim öğretime başlanmak zorunda kalınmıştır. Örneğin Kartal'da Kutlu Aktaş İlkokulu inşaat halindeyken, okulun her tarafında inşaat çukurları, sarkan kablolar vb. varken okul eğitime başlatılmıştır (İstanbul).

 

 

 

Bazı dönüştürülen binalarda üç okulun dahi bir arada eğitim öğretim görebildiği belirtilmiştir. Bu durum okullarda karmaşa yaratmaktadır. (İstanbul)

 

 

 

İlkokul ve ortaokul girişlerinin ayrıldığı okullarda da zorlama uygulamalar göze çarpmıştır. Örneğin, Maltepe ilçesinde bir ilköğretim okulu tek blok olan binasının her katını, tam ortadan paravanlarla ikiye ayırmış; hatta öğretmenler odası bile ortadan ikiye ayrılmıştır. (İstanbul)

 

 

 

İstanbul’da görülen ilginç bir örnek şu şekilde belirtilmiştir: “Okulda engelli asansörü var, engelli tuvaletleri var; ancak bunlar ilkokul olarak ayrılmış kısmında kalmış ve işe bakın ki engelli öğrenciler de ortaokul kısmında. Peki, ne oluyor? Engelli öğrenciler ilkokul kısmındaki asansörle üst katlara çıkıyor, kilitli olan paravan kapıları anahtarla açılıyor, öğrenci kendi bölümüne geçip kapıyı kilitliyor. Tuvalet ihtiyacı olunca yine anahtarlar vasıtasıyla kapılar açılıp ihtiyaç giderildikten sonra geri geliniyor. Çıkışlarda da durum benzer şekilde devam ediyor.” (İstanbul)

 

 

 

Binaların ilkokul ve ortaokul şeklinde ayrılmasından kaynaklanan bir aksaklık da şu şekilde gerçekleşmiştir: ortaokulların daha çok kullanması gereken fen laboratuarı, müzik odası ilkokul kısmında kaldığı için ortaokul öğrencileri derslerini bu sınıflarda işleyememekte, bu sınıflar atıl vaziyette durmaktadır. (İstanbul)

 

Bina yetersizliğine ve sistemin hazırlıksızca değiştirilmesine ilginç bir örnek Trabzon’dan verilmiştir. 5. sınıflar derslerden geç çıktığı için öğleci olan 1. sınıfların sınıf yetersizliğinden dolayı ilk ders saatini Fen laboratuarında ya da okul bahçesinde işlediği görülmüştür.

 

Patlayan öğrenci sayısı ile sınıf ihtiyacı aşılması daha da güç bir soruna dönüşmüştür!

 

 

 

Özellikle büyük illerde yeni düzenlemeyle 1. sınıfların mevcudunda yaşanan patlama dikkat çekicidir. 1. Sınıfların kalabalık olacağına dair yapılan ciddi eleştiriler nedeniyle bazı okullarda 30’u aşkın 1. Sınıf açılmıştır ancak 1. Sınıfların mevcutlarını azaltmaya yönelik bu çabalar diğer taraftan üst sınıfların mevcutlarını şişirmiştir. Buna rağmen örneğin İstanbul Esenyurt Yusuf Aktaş İlkokulu’nda geçtiğimiz senelerde 80 olan sınıf mevcutları bu sene 120’lere dayanmış durumdadır.  (İstanbul)

 

 

 

İllerin neredeyse hepsinde okullarda farklı amaçlar için var olması gereken, müzik, resim odaları, öğretmen odaları, idareci odaları, kütüphaneler, toplantı salonları, hizmetli odası, bilgisayar laboratuarları, öğretmenler odası vb gibi alanlar sınıfa dönüştürülmek zorunda kalınmıştır. (Kars, İskenderun, Kastamonu)

 

 

 

Örneğin İskenderun’da okulun deposunun dahi dersliğe dönüştürülmesi söz konusu olmuştur. Samsun’da müzik-görsel sanatlar ve teknoloji tasarım sınıflarının da dersliğe dönüştürüldüğü ifade edilmiştir. AKP hükümetinin eğitimde teknoloji kullanımını göklere çıkardığı bir dönemde öğrencilerin bilgisayar ve teknoloji sınıflarından olmaları oldukça manidardır.

 

 

 

Malatya’da sene başında İl Milli Eğitim Müdürlüğü okul müdürleriyle bir toplantı gerçekleştirmiş ve okullardaki kütüphane, fen laboratuarı, kantin, öğretmenler odası, yönetici odası vb. mekânların dersliğe dönüştürülmesi talimatı vermiştir. Bu nedenle bu ilimizde de onlarca okulda çeşitli mekânlar dersliğe dönüştürülmüştür. Bu durum diğer illerde olduğu gibi burada da okullarda zorunlu olarak bulunması gereken alanların ortadan kalkmasına neden olmuştur. (Malatya)

 

 

 

Sıralar, merdivenler, lavabolar… Hiçbiri 60-66 aylık çocuklar için düzenlenmemiştir

 

 

 

60 aylık çocukları okula davet eden bakanlık, okullarda fiziki koşulların bu çocukların buna göre düzenlenmesi konusunda gerekli hazırlığı yapmamış ve okulları bu düzenlemelerde kendi imkânları ile baş başa bırakmıştır. Bu konuda yaşanan deneyimler öğretmenlerin de öğrencilerin de velilerin de zor durumda kaldığını ve çocuğun uygun bir ortamda eğitim almasına imkân tanınmadığını göstermektedir.

 

 

 

Örneğin Malatya ili ildeki hiçbir okulda tuvalet, sıra, masa, merdiven yüksekliklerinin vb. 72 ay öncesi çocuklara göre düzenlenmediğini belirtmiştir.  Bugün 60-66 yaş grubu çocuklar tuvaletleri kullanmakta ve lavabolarda ellerini yıkamakta zorlanmaktadır. (Kastamonu Doğanyurt) Lavaboların yüksekte kalması öğrencilerin sabuna ulaşamamalarına engel olmakta üstlerinin sürekli ıslanmasına ve hasta olmalarına (idrar yolları enfeksiyonu gibi) neden olmaktadır. (Trabzon) Çoğu ilde tuvalet sayısının da öğrenci sayısına oranla yetersizliğine dikkat çekilmektedir. Çocuklar tuvalet kullanımı konusunda yeterince bilgili değildir. (pantolon düğmelerini açamama, tuvalete ters oturma gibi.)

 

 

 

Boyu sıraya dahi ulaşmayan öğrencilerimiz yazı yazmakta zorlanmaktadır. Ayakları yere değmediği için ayaklarını sık sık toplayarak oturmaktalar. Bu da omurga gelişimi açısından sakıncalıdır. Ergonomik olmayan materyaller öğrencilerimizin ders verimini de düşürmektedir. (Kayseri) Bu nedenle öğrencilerin derslerde çabuk yoruldukları belirtilmiştir.

 

 

 

Okulların fiziki yapısı ile ilgili olarak, okulların kimi yerlerde kendi imkanlarıyla düzenlemeler yaptıkları görülmüştür. Ancak sıra, masa, sandalye, merdiven yükseklikleri ile ilgili bir çalışma olmamıştır.

 

 

 

Ders Başı 6:45’te, Teneffüsler 5 Dakika!

 

 

 

İlköğretimde tam gün eğitime geçme yönündeki çalışmalara rağmen 4+4+4 düzenlemesi nedeniyle ikili eğitim yapılan okulların oranı yüzde 51’dir. Buna artan ders saatleri de eklendiğinde, öğrenciler okula sabah çok erken saatlerde girmekte akşam geç saatlerde okuldan çıkmaktadırlar.

 

 

 

Artan ders yükü nedeniyle pek çok okulda teneffüs süresi 5 dakikaya inmiştir (İstanbul). İkili öğretimde teneffüs sürelerinin iyice kısalması sonucu, öğrencilerin ihtiyaçlarını gideremediği, enerjilerini teneffüslerde atamadığı, oyun ihtiyacını karşılayamadığı belirtilmiştir. Bunun sonucunda dersliklerde kavgalar olmakta, okul eşyalarına zarar verilmektedir. (Kastamonu)

 

 

 

Öğrenciler sabahın çok erken saatlerinde derse girip geç saatlerde dersten çıkmaktadırlar. Örneğin, Kayseri’de dersler sabah 6.45’te İskenderun’da 6.50’de başlamaktadır Bundan doğan birçok sorun tahmin ettiğimiz şekilde baş göstermiştir. Erken girişte öğrencilerin uykusuz kaldığı, derslere adapte olamadığı, çıkış nedeniyle soğuktan öğrencilerin üşüdüğü, rahatsızlandığı, ailelerin ve öğrencilerin tedirgin olduğu bildirilmiştir. Özellikle geç çıkış nedeniyle son derslerin verimsiz hale geldiği belirtilmiştir. (Kırşehir)

 

 

 

Küçük yaş grubundaki öğrenciler sabahları erken kalkmada sorunlar yaşamaktadır. Derslere geç kalma, kahvaltı yapamama, teneffüs saatlerinin 5 dakika olması nedeniyle kısa sürede ihtiyaçlarını karşılayamama, derslerde dikkatini toplayamama gibi problemler yaşanmaktadır. Akşamki grup için de aynı sorunlar gözlemlenmiştir. Akşamları geç saatlerde evde olma öğrencilerde yorgunluk ve isteksizlik hissine kapılmalarına neden olmaktadır. Öğrenciler zaman dilimleri uygun ayarlanmadığı için öğün atlamaktadırlar. (Kastamonu merkez)

 

 

 

Geç okuldan çıkan çocuklarını servise vermeleri sonucu şehir merkezlerinde servis araçlarından doğan uzun kuyruklar olduğu belirtilmiştir. (Malatya) Bu durum velinin bütçesine ek bir kalem halinde yansımıştır. Taşımalı okullarda servis bekleme süreci de öğrencinin okuldan sonra eve varışını daha da geciktirmektedir. (Yalova)

 

 

 

1. Sınıf müfredatının uygulanmasında sorunlar yaşanıyor

 

 

 

Müfredatla ilgili olarak da ilkokul birinci sınıf okutan öğretmenlerin güçlükler yaşayacağı önceden öngörülmüştür. Örneğin anasınıfı görmüş çocuklar için oryantasyon dönemine gerek duyulmamaktadır. Hatta sıkıcı olmaktadır. (Kastamonu Daday) Müfredat farklı yaş gruplarının bir araya gelmesi ile iyice uygulanamaz hale gelirken, sınıf öğretmenleri de okul öncesi müfredatı işlemeye yeterince hazır değildirler.

 

 

 

Kars ilimizde çoğu okulda oyun sürecini benimsememiş ve daha okulun ilk günlerinden itibaren harf öğretimine başlandığı belirtilmiştir. (Kars) 72 ay üzeri öğrenciler boyama, kesme çalışmalarından bıkar hale gelmişlerdir.

 

 

 

İlk okuma yazmaya Aralık ayında başlamayı planlamış olan müfredatın sakıncalı olduğu bildirilmiştir. Aralık ayından sonraki yedi-sekiz haftalık süreçte verilecek olan sesler araya Şubat tatilinin girmesiyle unutulması öğretmenlerde endişe yaratmaktadır. Bundan dolayı kimi öğretmenlerin geçmiş yıllardaki gibi ders işlemeye devam ettikleri bildirilmiştir. Bu ise küçük yaşlardaki çocuklar için bir dezavantaja dönüşmektedir. (Kayseri) Kimi okullarda oyun ve fiziki aktiviteler için uygun alanların olmaması da önemli bir sorun olarak bildirilmiştir. (Trabzon)

 

 

 

İllerimizden gelen bilgiler özellikle de büyük iller başta olmak üzere çoğu sınıfın 30 kişinin üzerinde mevcudu olduğunu göstermektedir. Sınıf mevcutları halen istenen seviyeye inmemişken 4+4+4 uygulaması ile mevcudun daha da artırılması ve bir de farklı yaş gruplarının bir araya gelmesi müfredatın uygulanabilirlikten uzak hale gelmesine yol açmıştır.

 

 

 

Türkiye’deki okulların yüzde 33’ünde birleştirilmiş sınıf uygulaması sürdürülürken, taşımalı eğitim uygulaması halen yaygın bir şekilde sürdürülmektedir. Birleştirilmiş sınıfların 4+4+4 uygulamasının sorunlarını katmerlenmiş biçimde yaşadığı iletilmiştir. (Adıyaman)

 

 

 

 

 

 

 

Öğrenciler Dini İçerikli “Zorunlu Seçmeli” Dersleri Seçmeye Zorlandı!

 

 

 

4+4+4 yapılanması ile 7-8 yaşında, henüz soyut düşünme yetisi gelişmemiş 4. Sınıf çocuğunun öğretim programına “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi hala “zorunlu ders” olarak yer almaktadır. Bunlar yetmezmiş gibi, ikinci 4 yıldan itibaren 9-13 yaş aralığındaki çocukların öğretim programına “Kur’an-ı Kerim”, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler dersleri fiilen “zorunlu seçmeli” ders olarak yerleştirilmiştir. Türkiye’nin pek çok ilinde İl ve ilçe milli eğitim müdürlerinin yönlendirmesiyle okul yöneticileri de kendilerini yönetici yapanlara yaranmak için bu dersleri seçmeleri konusunda velilere baskı yaptıkları sendikamıza gelen bilgiler arasındadır. Bu baskılar sonucunda çok sayıda bu derleri zorunlu olarak seçmek zorunda kalmıştır.

 

 

 

Seçmeli ders belirlemede bütün seçimlik derslerin seçilebilmesine olanak yaratılmamıştır. Seçmeli derslerin tercihinde öğrencilerin istekleri yerine idarenin tercihine göre ders seçimi yapılmıştır. Öğrenci ve veliler okul idarelerince belirlenen paket dersleri seçmek zorunda bırakılmışlardır.  Çok sayıda seçmeli ders öğretmen ve müfredat eksiklikleri gerekçe gösterilerek açılmamış, okulda din dersi öğretmeninin bulunması sebebiyle öğrenciler dini içerikli dersleri seçmek zorunda bırakılmıştır.

 

 

 

Örneğin, İstanbul Bağcılar Şükrü Savaşeri Ortaokulu’nda daha önce yapılan tüm uyarılara rağmen seçmeli ders olarak Dini dersleri seçmeyen öğrenciler üzerinde baskı ve ayrımcılık politikaları uygulanmış, öğrenciler velilerinin dilekçelerine rağmen zorla bu derslere kaydettirilmeye çalışılmıştır. Söz konusu öğrenciler sınıf içinde kendileri yüzünden notların girilemediği söylenerek hedef gösterilmekte, “Niye seçmiyorsunuz, siz dinsiz misiniz?” diyerek rencide edilmişlerdir. Ayrıca dini dersleri seçmeyen öğrenciler bu dersler esnasında zorla sınıfta tutulmaktadırlar. (İstanbul)

 

 

 

Kars’ta İl Milli Eğitim Müdürü’nün müdürler toplantısında okul müdürlerine dini derslerin seçimi ile ilgili açık bir şekilde telkinde bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca İl ve ilçe müftüleri ile birlikte köy imamları evleri dolaşarak öğrencileri imam hatip ortaokuluna ve liselerine yönlendirici çalışmalar yapmıştır.

 

 

 

Seçmeli ders seçiminde genel olarak okul idarecilerinin oldukça etkili olduğu görülmüştür. Kimi idareler seçmeli ders olarak Matematik, İngilizce gibi dersleri seçenlere bu dersin öğretmeni olmadığı söylemiş, dini dersleri seçmeleri için yönlendirme yapmışlardır. (Kayseri) Diğer seçmeli derslerin; o dersi okutacak öğretmenin olmayışı, yeteri sayıya ulaşamama, okul baskısı, mahalle baskısı vb. gerekçelerle özellikle kenar mahalle okullarında genellikle zorunlu seçmeli hale gelen dini dersler seçilmiştir. (Malatya)

 

 

 

Din dersi üzerinden bugüne kadar yaratılan ayrımcı uygulamaların çok daha fazlası geçtiğimiz dönemde yaşanmıştır. Farklı din, mezhep ve inançların varlığı ve talepleri yok sayılmış, okullarda derslere din adamlarının girmesinden, okullarda gizli mescitler açılmasına, dini içerikli kitapların öğrencilere ücretsiz dağıtılmasından üniversite sınavlarında din sorularının sorulmasına kadar, geniş bir çerçevede yaşanan gelişmeleri, eğitimde dinselleştirme uygulamalarından bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.

 

 

 

Türkiye’de okullarda din eğitimi ile ilgili olarak bu konuya seçmeli ders olarak yer verilmesinden, zorunlu ders haline gelmesine kadar farklı seçenekler denenmiştir. Zorunlu din dersi ya da seçmeli zorunlu olarak okutulan diğer dini içerikli derslerle ile ilgili tartışmalarda bilimsellikten çok, siyasal-ideolojik duruşlar, din ve din eğitimi konusundaki pozisyonlar etkili olmuştur. Sorun, eğitim üzerinden dini bilimselleştirmeye ya da bilimi dinselleştirmeye çalışma noktasında düğümlenmektedir. Oysa eğitim bilimi açısından geçerli olan tek şey eğitime bilimin gözlüğü ile bakmaktır. Dinin gözlüğü ile bilime bakmak mümkün değildir.

 

 

 

Din dersinin zorunlu sayılması kamusal, laik, demokratik eğitim anlayışıyla ve bilimsel eğitimle temelden çelişmektedir. Okullarda, üstelik devlet aracılığıyla ve zorunlu olarak, yalnızca belli bir din ve belli bir mezhep öğretilmektedir. Bu durum, Türkiye gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok mezhepli toplumda, birçok sorunun doğmasına yol açmaktadır. Türkiye’de dinin siyasallaşması ve siyasal çıkarlara alet edilmesinin engellenmesi, ancak devletin dinden elini tamamen çekmesiyle mümkün olduğu unutulmamalıdır.

 

 

 

Devlet, din işlerinden bütünüyle elini çekmeli, bütün dinler, mezhepler ve inanmayanlar karşısında tarafsız olmalıdır. Hiçbir resmi işlemde kimseye dini ya da inancı sorulmamalı, bir dine inananlar ibadetlerini devlet desteği almadan istedikleri gibi yapmalı, hiçbir inanca karşı ayrımcı uygulama yapılmamalıdır. Laik eğitimin bir gereği olarak okullarda hiçbir dinin eğitimi verilmemeli, din öğretimi ve ibadethaneler için kamu bütçesinden pay ayrılmamalıdır. Bu durumda yıllardır İslam’ın belli bir mezhebinin hizmetinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı, Diyanet’e bütçeden tek kuruş para ayrılmayarak, bu alana aktarılan paralar kamusal eğitime harcanmalıdır.

 

 

 

Okulların İmam Hatip’e Dönüştürülmesi Yeni Sorunlar Yarattı!

 

Geçtiğimiz dönemde imam hatip ortaokuluna kayıt yaptıran öğrenci sayısına baktığımızda imam hatip ortaokul birinci sınıfta 107 bin, lise imam hatip birinci sınıfta 125 bin öğrencinin kayıt yaptırdığı görülmüştür. Türkiye’de bağımsız imam hatip ortaokulu sayısı 700, bir imam hatip lisesinin bünyesindeki ortaokul sayısı 405 iken, imam hatip lisesi sayısı 694 olmuştur.

 

Okulların İmam Hatip’e dönüştürülmesi süreci son derece sancılı bir biçimde olmuştur ve dönüşümün gerçekleştiği her ilde bu okulların boş kalması ve binlere öğrencinin mağdur edilmesi pahasına bu gerçekleşmiştir. Okulların açılmasına çok kısa bir süre kala dahi örneğin İstanbul Fatih Atatürk İlköğretim Okulu’nda olduğu gibi bu dönüşümler, öğrenciyi ve veliyi mağdur edecek biçimde yapılmaya devam edilmiştir. 4+4+4 yapılanması ile oluşturulan ortaokulların özellikle şehir merkezlerinde, ulaşımı kolay olan yerlerdekilerden başlayarak büyük bir kısmı İmam Hatip Ortaokuluna dönüştürülmüştür. Öğrenci velilerinin, öğretmenlerin ve sendikamızın mücadelesi ile çok sayıda okulun dönüşümü durdurulabilmiştir.

 

 

 

Aynı eğitim bölgesi veya mahalledeki okulların dönüştürülmesi sonucunda öğrenciler bir başka okulda eğitimlerine devam etmek zorunda kalmışlardır. Evleriyle okulları arasındaki mesafeler artmıştır. Örneğin Malatya’da okulları dönüştürülen okulun öğrencileri (5.6.7.8.sınıflar) bir başka okulun 5.6.7. ve 8.sınıflarıyla birleşmek zorunda kalmışlardır. Bu durum sınıf mevcutlarının artmasına, diğer öğrencilerle uyum sorunu yaşamalarına vb. problemlere neden olmuştur.

 

 

 

Kastamonu’dan aktarılan bir rapor ise şunları belirtmektedir: “İmam Hatip Ortaokulunun yanında başka ortaokul olmasın diye oraya ortaokul açılmadı. İlçenin tek ortaokulu Atatürk Ortaokulu. Şehir içinden gelen çocukların bir kısmı 2km kadar yürüyor Bir kısmı da aylık 80 L karşılığı özel servis tutmuş durumda.”

 

 

 

Çocukların imam hatip okullarına yönlendirilmesinde fiziksel ve zihinsel gelişimlerinden çok, eğitim bilimi açısından tartışmalı bir konu olan ailelerin tercihleri ön plana çıkarılmıştır. Eğitimin temel bir insan hakkı olması, kamusal sorumluluğu, yani devletin herhangi bir ayrım gözetmeden herkese, nitelikli eğitimi parasız olarak sunmasını gerektirir. Eğitimin hak olarak görülmesi devlete bir sorumluk yüklerken, bir hak değil de gereksinim olarak algılanması, bu sorumluluğun ailelere ve bireylere devredilmesi anlamına gelmektedir. 4+4+4 dayatması ile ilgili olarak yöneltilen eleştirilere cevap olarak söylenen “Ailelere tercih hakkı sunuyoruz” ifadesiyle söz konusu “tercih” ile “özgürlük” arasında bir bağ kurmak mümkün değildir.

 

 

 

Öğrencilerle Birlikte, Öğretmenler de Mağdur Edildi!

 

 

 

Öğrencilerle birlikte öğretmenler de sürgün edildi!

 

 

 

Eğitim Sen, 4+4+4 düzenlemesi ile okulların ilkokul, ortaokul ve imam hatip ortaokuluna dönüştürülmesi sürecinde, öğrencilerin ve öğretmenlerin fiilen sürgün edileceğini, bu durumun eğitim sisteminde büyük bir kargaşaya neden olacağını ısrarla vurgulamıştı. Bu itirazlarımıza rağmen öğrencilerin ve öğretmenlerin kesinlikle mağdur edilmeyeceğini, okulların dönüşümünü yaparken bu durumu göz önünde bulunduracaklarını iddia etmişlerdir. 

 

 

 

Ancak ne yazık ki o dönem söylediklerimizden çok daha fazla sorun yaşandığı ortaya çıkmıştır. Okullarda yaşanan dönüşüm nedeniyle büyük miktarda öğrenci zorunlu olarak yer değiştirmek, on binlerce öğretmen yine zorunlu olarak tayin istemek zorunda kalmıştır. Norm fazlası durumuna düşen sınıf öğretmenleri yer değiştirmek zorunda bırakılırken, çoğunun tercih ettikleri okullara yerleşmeleri mümkün olmamıştır.

 

 

 

Öğretmenler hazırlıksız oldukları bu uygulamayı alelacele hayata geçirmeye zorlandı!

 

 

 

Bir bütün olarak 4+4+4 düzenlemesi norm kadro dışında da öğretmenleri zor durumda bırakan bir uygulama olmuştur. Özellikle 72 ay öncesi çocuklara eğitim vermek için yeterince hazır olmayan sınıf öğretmenlerinin sırtına alelacele devreye giren bu uygulama ile aynı zamanda okul öncesi öğretmenliği de yüklenmiştir. Genel olarak sistemin hazırlıksız biçimde değişmesi uygulamanın yürütücüsü olan öğretmenlerde önemsenmedikleri düşüncesine yol açmıştır. (Çanakkale) Nitekim sistemdeki değişiklik için 5 gün planlanan ve fiilen 4 gün yapılan bir hizmet için eğitim yeterli görülmüştür ve bu sürenin de büyük bir çoğunluğu eğitim emekçilerinin yaygın protestoları ile geçmiştir.

 

 

 

Eğitim Sen olarak iddia ediyoruz; Türkiye’de 60-66 aylık çocuklara eğitim verecek sınıf öğretmeni yoktur. Eğitim fakültelerinden sınıf öğretmenliği eğitimi alarak mezun olan öğretmenler 72 aylık ve daha büyük çocuklara, öğretim programını uygulayabilecek şekilde eğitilmişlerdir. Bunun reddedilmesi hem öğrenciye hem de öğretmene zarar vermektedir ve eğitimdeki niteliğin düşmesine göz yummak demektir.

 

 

 

1. sınıf okutan öğretmenler, 72 aydan küçük çocukların tuvalet, temizlik, beslenme vb. tüm ihtiyaçları ile tek tek ilgilenir bir duruma gelmiştir. Öğrencinin teneffüse çıkarken dahi öğretmenini yanında istemesi öğretmenin de dinlenme zamanı olan teneffüsleri ortadan kaldırdığı belirtilmiştir. (Trabzon) Öğretmen işinin yanında anne ve baba rollerini de üstlenirken, Bakan Dinçer’in ve hükümet yetkililerinin öğretmen emeğini azımsayan açıklamaları geçtiğimiz dönem de eksik olmamıştır.

 

 

 

30.000’i sınıf öğretmeni 70.000 öğretmen norm fazlası haline geldi!

 

 

 

Ömer Dinçer’in hiçbir öğretmenin norm fazlası durumuna düşmeyeceği ve yeni kayıtlı öğrencilerle öğretmen sayısının dengeleneceği yönündeki açıklamaların da tam bir yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Eğitimde 4+4+4 modeline geçilmesi ile birlikte özellikle sınıf öğretmenleri ciddi mağduriyetler yaşamış, çok sayıda sınıf öğretmeni norm fazlası durumuna düşürülmüştür. İstanbul’da öğretmenlerin bu yasadan kaynaklı olarak yer değiştirmesinin oranı %30’u aşmıştır. Genelde ise, 30.000’i sınıf öğretmeni olmak üzere 70 bine yakın öğretmenin norm fazlası durumuna düşmesi söz konusu olmuştur.

 

 

 

Milli Eğitim Bakanlığı, norm fazlası öğretmenleri bu süreçte yan alan değişikliği gibi tercihlere zorlamış, ancak bu işi de eline yüzüne bulaştırmıştır. 2012-2013 eğitim öğretim yılının başından bu yana 4+4+4 sisteminin getirdiği sıkıntılarla baş etmeye çalışan öğretmenler ve okullar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın elinde adeta perişan edilmiştir.

 

 

 

MEB İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü tarafından illere gönderilen bilgi yazısında  “alan değişikliği” iptalinin sadece iller arası alan değişikliği yapanları kapsadığı, alan bu durumda olan öğretmenlerin eski görev yerlerine dönmeleri şartıyla taleplerinin karşılanacağı belirtilmiştir. Alan değişikliği iptalinin sadece il dışı olacak şekilde dar tutulması ve öğretmenlere “geldiğiniz illere geri giderseniz iptalinizi yaparız ve geri göndeririz” denilmesi, sorunu çözmediği gibi, alan değişikliği mağduru öğretmenlere “ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek”ten başka bir anlam taşımamaktadır. Bu durum, bakanlığın eğitim politikalarına paralel olarak personel politikalarının da iflas ettiğinin kanıtıdır.

 

 

 

 

 

 

 

Milli Eğitim Bakanlığı, hemen her konuda olduğu gibi, norm fazlası öğretmenlerin durumu ve alan değişikliği mağduriyetlerinin giderilmesi konusunda da büyük bir aymazlık içindedir ve tüm eleştirilere rağmen yanlışta ısrar etmektedir.

 

 

 

Alan değiştirme hem öğretmeni hem de öğrenciyi olumsuz etkiledi!

 

 

 

4+4+4 uygulamasının arazlarından biri de öğretmenlerin alan değiştirmesi uygulaması olarak karşımıza çıkmıştır. Bu uygulama genel olarak eğitimin niteliğini düşürmüştür ve öğretmenlerimizi zor bir durumda bırakmıştır.

 

 

 

4+4+4 sisteminin yaratacağı en büyük sorunlardan birinin binlerce öğretmenimizin norm fazlası durumuna düşmesi olduğunu daha önce defalarca kamuoyu ile paylaşarak Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve siyasal iktidarı uyarmıştık. Nitekim 4+4+4 uygulaması başlar başlamaz norm fazlası sorunu ortaya çıkmıştır. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı yine bildiğini okumuş ve sorunu çözmek için eğitim emekçilerinin sesini duymamıştır. Bakanlık norm fazlası sorununu çözmek için yan alan uygulaması başlatmış ve eline yüzüne bulaştırmıştır. 

 

 

 

Norm kadro fazlası durumuna düşme ve isteklerinin dışında yerlerde çalışmak zorunda kalma endişesiyle birçok öğretmen alan değişikliğine gitmiştir. Geçtiği alanla ilgili gerekli birikim ve formasyona sahip olmamaktan kaynaklı olarak birçok öğretmen alan değiştirdiği için pişmandır. (Kars) Alan değiştiren öğretmenlerin bıraktığı ve geçtiği sınıflardaki öğrenciler sorun yaşamaktadırlar. (İskenderun) Zorunluluktan dolayı alan değiştirmek zorunda kalan öğretmenler de kendilerini yetersiz ve mutsuz hissettirmektedirler. (Kayseri) Geçtikleri alanlarda sınıfla iletişim sorunu yaşamaktadırlar. (Yalova)

 

 

 

Alan değişikliği uygulamasında da sorunlar yaşanmıştır. Örneğin Samsun’da sınıf öğretmenleri bulundukları merkezlerin dışında okullar tercih etmek zorunda kalmış ve oralarda göreve başlamışlardır. Bir ay sonra ise il genelinde yapılan norm kadro öğretmen atamalarında okullarda hiçbir değişiklik olmadan norm ihtiyaçları yeniden belirlenerek alan değiştiren öğretmenler de mağdur edilmiştir.

 

 

 

Yine, İl Milli Eğitim Müdürlüğü alan değişikliğine ilişkin Malatya’daki eğitim kurumlarının ihtiyaç listesini belirlemediği için, MEB İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü web sayfasından ilan edilen kontenjan listesinde Malatya’da sadece 58 tane eğitim kurumu tercihlere yansıtılmıştır. Bu nedenle alan değiştirmek isteyen yüzlerce öğretmen okullarda ihtiyaç olmasına rağmen başvuru yapamamıştır.

 

 

 

Adıyaman ilinde 450 öğretmenin alan değişikliği yaptığı ve bu nedenle sınıf öğretmeni branşlarında açıklar olduğu bildirilmiştir. Bu açıkların ise norm kadro yönetmeliği göz ardı edilerek hizmet puanları dikkate alınmadan keyfi olarak doldurulduğu ifade edilmiştir.

 

 

 

Kamusal, bilimsel, laik ve anadilinde eğitim hakkı yok sayıldı!

 

 

 

Eğitimin kesintili olarak 12 yıl zorunlu hale geldiğini iddia edip, açık lise uygulamasını hayata geçiren MEB; tüm toplumu kandırmıştır. 4+4+4 modeliyle örgün eğitim süresi 12 yıl değil, fiilen 8 yıl olmuştur. Açık lise uygulaması nedeniyle sadece bu yıl bile 136 bin öğrenci 9. sınıfta okulu bırakarak örgün eğitim dışına çıkmıştır. Okula başlama yaşı bir yıl erkene çekildiğinden artık 9. sınıfta öğrenci daha erken okul dışına çıkabilecektir. Bu durum eğitimine “açık lise” ile sözde devamı şeklinde olacaktır. Bu durumdan en çok yoksul ailelerin çocukları ve kız çocukları etkilenecek, 4+4+4’ün bu bağlamdaki çok daha vahim sonuçları ilerleyen yıllarda karşımıza çıkacaktır.

 

 

 

Her bireyin eğitim hakkından kesintisiz yararlanabilmesinin en temel koşullarından birisi, eğitimin kamu tarafından yürütülmesi ise, diğer koşulu içeriğinin yine kamusal bir anlayışla parasız, bilimsel, laik ve anadilinde olması, farklı dil ve kültürlerin özgürce gelişmesini sağlamayı hedeflemesidir. Bu koşullar sağlanmadığında eğitimin, o anki mevcut statükonun devamlılığını sürdürmeye çalışan, bu haliyle eğitimin kişi için hak olmaktan çıkıp yapılması zorunlu bir görev haline gelmesi kaçınılmazdır. 2012-2013 eğitim öğretim döneminin birinci yarıyılı, 4+4+4 modelinin eğitim hakkına yönelik bu en temel ilkelerin yok sayıldığı, bu yöndeki taleplerin görmezden gelindiği bir dönem olmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

Bütün ulusal ve uluslararası belgelerde açıkça belirtildiği gibi, cinsiyeti, etnik ve dinsel kimliği ne olursa olsun herkes, insan olduğu için, kendini geliştirme, kendini kimliğini oluşturma hakkına sahiptir. Bu da ancak eğitimin kamusal bir anlayışla gerçekleştirilmesi ile mümkündür. Eğitimde var olan eşitsizliklerin, sınırlamaların ve yoksunlukların ortadan kaldırılması, özgürlükçü eğitim anlayışına dayalı bir eğitim hakkının yaşama geçirilmesi için yeterli değildir. Eğitimin temel bir insan hakkı olması, bu hakkı kullanırken hak sahiplerinin taleplerini (örneğin anadilinde eğitim hakkı talebini) özgürce, demokratik yollarla dile getirebilmesine imkân verilmesini gerektirmektedir.

 

 

 

Türkiye’de kamusal eğitimden uzaklaşıldıkça, “eğitimde fırsat eşitliği” söylemi neredeyse resmi bir söylem haline getirilmiş, geçtiğimiz dönem özellikle Milli Eğitim Bakanı tarafından hayata geçirilen FATİH projesi gibi rant projelerinin öğrenciler açısından “fırsat eşitliği” yarattığı iddia edilmiştir. Oysa bu söylemin gerçek anlamda eşitlik yarattığını söylememiz mümkün değildir.  Yasalarda belirtilen eşitlik söylemleri sadece hukuksal bir anlam taşımakta, gerçekte eğitim hakkından ve dolayısıyla eğitim olanaklarından her bireyin “eşit” bir şekilde yararlanmasını güvence altına almamaktadır. Bunu sağlamanın tek yolu eğitimin kamusal olması ve bütün aşamalarında kamu tarafından finanse edilmesidir.

 

 

 

Ne var ki 4+4+4 uygulaması tam tersi biçimde özel okulları da besleyen bir uygulama olmuştur. 4+4+4 uygulamasının devlet okullarında ortaya çıkaracağı aksaklıkları öngören birçok veli ekonomik durumu elvermemesine rağmen çocuklarını özel okullara kaydettirmiştir. Ayrıca okula başlama yaşının düşmesiyle birlikte mevcut sınav odaklı sistemin dershanelere başlama yaşını da düşüreceği ve bu durumun sektörleşen dershaneleri besleyeceği açıktır.

 

 

 

Kamusal eğitimin önemli bir parçası olan ve insanı merkeze alan laik eğitim anlayışı tüm insanların eşit, saygıdeğer, öğrenme ve gelişmeye açık olduğunu savunurken, geçtiğimiz dönemde eğitimde yaşanan dinselleştirme uygulamaları AKP iktidarının laiklik anlayışına karşı amansız bir mücadele yürüttüğünün örneklerini karşımıza çıkarmıştır. Laiklik, devlet yönetiminin, eğitimin, hukuk kurallarının ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın dini kurallara göre değil, akla ve bilime dayandırılması anlamına gelirken, AKP hükümetinin eğitimde ve birçok alanda toplumsal yaşamı dini kurallara göre yorumlamak istemesi toplumda yeni gerginlik ve çalışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Geçtiğimiz dönemde başta kılık kıyafet serbestliği iddiasıyla gündeme gelen ancak iktidarın siyasal-ideolojik çizgisinde “tek tip” insan yaratmak anlamına gelen uygulamaların yaşanmış olması, AKP hükümetinin eğitim sistemini ve tüm bir toplumu kendi siyasal amaçları doğrultusunda biçimlendirme uygulamalarını kararlılıkla hayata geçirmeye çalıştığını ve bu durumun bir bütün olarak toplumun muhafazakârlaşmasında belirleyici hale geldiğini söylemek abartı olmayacaktır.

 

 

 

 4+4+4 ile “Eğitimli” ve “Ucuz” İşgücü Hedefi Sürmektedir

 

 

 

Eğitim sisteminin kademeli ve kesintili hale getirilmesinin emek piyasaları üzerindeki etkilerini kısa vadede gözlemlemek mümkün değildir. Ancak özellikle 4+4+4 ile çocukları erken yaşta zorla belli mesleklere yönlendirme ve özel sektöre özel meslek liseleri açması için öğrenci başına 5000 TL destek vermek gibi uygulamaların hayata geçirilmesi dikkate alındığında sorunun boyutları daha iyi anlaşılmaktadır.

 

 

 

Dört yıllık birinci kademe sonrasında “mesleğe yönlendirme” adı altında çocukların çıraklık veya staj uygulamaları çerçevesinde doğrudan ve erken çağda işgücü piyasası içine çekilmesi planlanmaktadır. Bu şekilde çocukların okul ortamlarının dışına çıkarak ucuz ve niteliksiz işgücü kaynağı haline dönüşmelerine zemin hazırlanmıştır. İşletmeler önceden çalışan sayısının ancak yüzde 10’u kadar stajyer öğrenci çalıştırabiliyorken, yasa değişikliğiyle bu sınırlama tamamen kaldırılmış ve çocuk emeği sömürüsünün sınırları genişletilmiştir. 

 

 

 

 

 

 

 

Bu durum bir yandan ülkedeki çocuk işçiliğinin yaygınlaşmasına hizmet ederken, diğer yandan da eğitimin niceliksel ve niteliksel gelişimine de olumsuz etkilerde bulunma tehlikesi bugün daha da artmıştır. Türkiye’deki genel ve tarım-dışı işsizlik verilerinin halen yüksek düzeylerde seyrettiği bir dönemde, uluslararası piyasalara yönelik olarak üretim yapan büyük firmaların niteliksiz işgücünden çok, mesleki eğitimden geçmiş, nitelikli ve elbette işgücüne gereksinim duydukları açıktır. AKP hükümetinin 4+4+4’e paralel olarak bu alanda attığı adımların bu temel amacı gerçekleştirmeye yönelik olduğu açıktır.

 

 

 

Fatih Projesi Eğitim Değil, Rant Projesidir

 

 

 

Başından itibaren usulsüzlük ve şaibe iddiaları ile gündeme gelen Fatih projesi, kendi içinde birçok sorunu barındıran 4+4+4 değişikliğine eklemlenmiş, projenin Kamu İhale Kanunu’na dahil edilmemesi kafalarda çeşitli soru işaretleri oluşturmuştur.

 

 

 

Öğrencilere ücretsiz tablet dağıtımı parolasıyla gündeme getirilen Fatih projesi, bütün okullardaki sınıfların akıllı tahtalarla donatılması her öğrenciye bir tablet bilgisayar dağıtılması, internet altyapısının kurulması, içerik ve müfredat yazılımlarından oluşmaktadır. Proje kapsamında ilk aşamada sınıflarda kullanılacak akıllı tahtalar ardından 12-15 milyon arasında tablet bilgisayar alımının yapılacağı tahmin edilmektedir. 

 

 

 

Birçok branşta öğretmen açığı olan okullardaki öğrencilerin, tablet bilgisayardan izleyeceği bir dersle açığı kapatamayacağı, bunun öğretmen-öğrenci arasındaki yüz yüze iletişimin yerine geçemeyeceği açıktır. Ayrıca bu sözler aynı zamanda öğretmenlerin sınıflarda gerçekleştirdikleri görevin yeri doldurulamaz bir uzmanlık olmadığı vurgusunu da taşımakta ve öğretmenin emeğini de değersizleştirme çabası içermektedir.

 

 

 

Fatih Projesi kapsamındaki akıllı tahtalardan tabletlere, içerik yazılımlarından internete kadar pek çok alanda Kamu İhale Kurumu (KİK) devre dışı bırakılırken, bunun üzerinden yaklaşık 100 milyar liralık rant sağlanması söz konusudur. Bunun yanı sıra en az 12 milyon öğrenciye tablet dağıtım ile birlikte internet bağlantısı satılmasının planlanmaktadır. Gelecek 15 yıl içinde aylık bağlantı en düşük 10 TL olarak hesaplandığında, Fatih projesi ile sadece internet bağlantısı üzerinden 15 milyar dolarlık yeni rant kapısı açılması söz konusudur. Türk Telekom eğitim programı Vitamin’i okullarda bedava verirken, Fatih Projesi’yle söz konusu programın öğrencilere para ile satılması gündeme gelecek ve 15 yıl içinde toplamda 10 milyar dolar ile 20 milyar dolar arasındaki paranın velilerden alınması söz konusu olacaktır.

 

 

 

Fatih Projesi’ne ilişkin yaklaşımlarda işin pedagojik boyutu yerine, yaratacağı yeni pazar olanakları ön plana çıkmaktadır. Fatih Projesi ile ilgi olarak Ömer Dinçer’in, sık sık “fırsat eşitliği” vurgusu yapması dikkat çekicidir. Ömer Dinçer bir açıklamasında “Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’nin herhangi bir yerinde, Hakkâri’nin bir beldesinde bir çocuğumuzla, 5. veya 9. veya 12. sınıftaki bir çocuğumuzla Ankara’nın, İstanbul’un merkezindeki çocuğumuz aynı imkanlara sahip olacak. Artı, herhangi bir ünite için bu ülkede o üniteyi en iyi anlatan hoca kimse, öğretmen kimse onun anlatımı bilişim ortamında Hakkâri’deki çocuğa da sunulacak, sadece kendi öğretmeninin anlatımı değil.” ifadesini kullanmıştır. Hakkâri’deki bir öğrenci ile İstanbul’da örneğin bir özel okuldaki öğrencinin tablet bilgisayardan izlediği bir ders ile eşit fırsatlara sahip olmayacağı çok açık olmasına karşın, bizzat bakan tarafından böylesine aldatıcı bir propagandanın yürütülüyor olması dikkat çekicidir.

 

 

 

                             

 

 

 

Dünyada bilimsel olarak halen araştırılan ve etkinliği kanıtlanmayan eğitimde bilgisayarlı teknolojilerin kullanımı Türkiye’de okulların ve eğitimin ivedi ihtiyaçları göz ardı edilerek alelacele devreye konulmuştur.  Üstlenici firmaların kârını arttırmayı hedefleyen bu projenin eğitim sistemini yeniden yapılandıran bir düzenlemeye yama yapılmasının yanlış bir tutum olduğu yönündeki itirazlar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından dikkate alınmamıştır.  Türkiye’nin eğitimde Fatih projesi gibi rant projelerine değil, eğitim sisteminin gerçek ihtiyaçlarını gözeten düzenlemelere ihtiyacı vardır.

 

 

 

 

 

Sonuç

 

 

 

Eğitimde bir süredir adım adım gerçekleşen ancak 4+4+4 dayatması ile büyük bir ivme kazanan dönüşüm eğilimleri, kuşkusuz dünya çapında yaşanan gelişmelerden bağımsız değildir. Dünya düzeyinde eş zamanlı olarak gerçekleşen bu eğilimlerin yapısal bir sürecin yani kapitalizme özgü dinamiklerin günümüzde ulaştığı düzeyin sonuçları olduğunu belirtmek gerekir. Eğitim ve diğer alanlar üzerinden pratik süreçte karşılaştığımız farklılıklar sadece Türkiye’ye özgü dinamikler değildir.

 

 

 

Bugün tüm dünyada, eğitim sistemlerine egemen olmaya çalışan anlayışlar, eğitimi bir insan hakkı olarak değil, maliyeti olan ve karşılığı mutlaka ödenmesi gereken bir “müşteri hizmeti” olarak görmektedir. Eğitim sistemlerinde çeşitli adlar altında yapılan köklü değişiklikler, çeşitli projelerin temelinde eğitimi herkesin eşit ve parasız olarak yararlanması gereken bir hak olmaktan çıkarmayı hedeflemektedir. Bu anlayışın gelişmesiyle birlikte aynı okul içinde sınıflar, aynı bölgede okullar, farklı bölgeler birbirleriyle rekabet içine sokularak eğitimde piyasa ilişkilerinin tek belirleyen olması sağlanmak istenmektedir. Eğitimin kamusal niteliğinin aşınmasıyla birlikte bir yandan kaynakların eşitlikçi dağılımını ortadan kaldırılırken, diğer yandan eğitimi tamamen piyasaya teslim etmenin adımları atılmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Eğitimin, “iş dünyasının” ve piyasanın değişen bilgi ve beceri taleplerini karşılamak için rekabet temelinde yeniden yapılandırılması sonucu, eğitim hakkı ilkesi göz ardı edilerek, “rekabet”, “teknolojik eğitim”, “girişimcilik” ve “kendi kendine yetme” anlayışı eğitimde ve eğitim hizmetlerinin sunumunda temel kabul haline getirilmiştir.

 

 

 

Eğitimin dayanacağı ilkeler finansmanından hizmetin sağladığı sonuçlara kadar geniş bir alanda etkili olmaktadır. Bu açıdan, eğitim hizmetinin hangi ilkeler çerçevesinde yapılacağına yönelik olarak yapılacak sınıfsal tercihin, en az eğitim politikalarının belirlenmesi ve uygulanması kadar önemli olduğu gerçeğini asla unutmamak gerekir.

 

 

 

4+4+4 eğitim modeli ile daha da belirginleşen eğitimde ticarileştirme ve dinselleştirme sürecine somut yanıtlar verebilmek için ilk dört ay içinde karşılaşılan sonuçlara bakmak elbette yeterli değildir. Bu nedenle sendikamız, 4+4+4 uygulamasının yarattığı olumsuzlukları ısrarla takip etmeye devam edecek, söz konusu takip sürecinde kamuoyunu bilgilendirmeyi sürdürecektir.