Toplumu Ayrıştıran, Zalimlik Yapan Barış İsteyenler mi Yoksa…?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet çevreleri ve emrindekiler, çözümün şiddetle gelmeyeceğini belirten ve barış talep eden metne imza atan akademisyenleri dillerinden düşürmüyorlar! Akademisyenlere yönelik “zalim”, “alçak”, “hain” gibi nefret nitelemeleri devletin en üst kademelerinden duyulmaya devam ediyor! Başta YÖK olmak üzere bu ifadelerden kendilerine görev çıkaranlar, evlere baskın yaparak, ölümle tehdit ederek, hedef göstererek ya da soruşturma açma / işten atma tehditleri savurarak hükümete sadakat gösterisine soyunuyorlar!

 

Bu atmosferde, 14.01.2016 tarihinde Hakkari’de bir akademisyen gözaltına alınmış ve aynı gün serbest bırakılmıştır. 15.01.2016 tarihinde sabah saatlerinde başlayan gözaltı furyası ile Kocaeli’nde 15, Bolu’dan 3, Bursa’dan 3, Erzurum ve Zonguldak’tan ise 1’er akademisyen gözaltına alınmış, kimilerinin ev ve çalışma ofislerinde arama yapılmıştır. Düzce’de hakkında yakalama kararı çıkarılan bir akademisyen de dahil olmak üzere, 15.01.2016 tarihinde savcılığa sevk edilen tüm akademisyenler ifadelerinin ardından serbest bırakılmıştır.

15.01.2016 tarihinde gece saatlerinde 1, 16.01.2016 tarihinde ise yine 1 kişi olmak üzere Van’da toplam 2 kişi de gözaltına alınmıştır. Üstelik bugün (16.01.2016) gözaltına alınan kişi, avukatıyla ifade vermeye gitmişken gözaltına alınmıştır. Van şubemiz bu kişilerin de bir an önce serbest bırakılması için süreci yakından takip etmekte ve gerekli hukuki desteği sağlamaktadır. Belirtmek isteriz ki sendikamız gelişmeleri yakından takip etmekte, akademisyenlere yönelik gerekli hukuksal ve sendikal dayanışmayı güçlü şekilde sunmak için tüm gücüyle hareket etmektedir. Bundan sonra da bu gayretle hareket edeceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır!

Ancak yaşananlara bakıldığında, akademisyenlerin gözaltı yöntemine başvurulmaksızın savcılığa ya da emniyete davet edilerek ifadeleri alınabilecekken, bu yöntemin özellikle tercih edilmediğini de ifade etmek gerekir! Bu tercihin ardında yatan niyeti sorgulamak oldukça önemlidir! Bu operasyonlar yürütülürken, akademisyenlerin “terör suçu” ile ilişkilendirilmesi ve “bölücü” oldukları yönünde bir propaganda yapılmasının tek anlamı, kamuoyunu baskı altına almak, sindirmek ve “barış talebini” nefessiz bırakmaktır! Dolayısıyla bu durum yürütülen linç ve nefret kampanyasının ardında yatan temel niyeti, hükümetin temel arzusunun ne olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir! Egemenler, toplumun bir arada eşitçe, kardeşçe yaşaması yönündeki iradeye karşı tüm gücünü seferber etmekte ve hâlihazırdaki ayrışmayı derinleştirmek için elinden geleni yapmaktadır. Daha açık ifade etmek gerekirse;

  • “Çocuklarımız neden ölüyor?” sorusunu hükümete yönelten şehit ailelerinin varlığı, tam da bu bölünmeyi engelleme potansiyeli taşıması nedeniyle toplumun hafızından silinmek istenmiş, onların da gözaltına alındıkları unutturulmak istenmiştir.
  • Asker oğlunu yitirmiş bir babaya “karakteri bozuk” diyebilenler sırça köşklerinde oturup, yaşamını yitiren asker ve polisleri kastederek “bu bedeli ödemek zorundayız” derken, geçen her günde ateş düştüğü yeri yakmaya devam etmektedir!
  • Ülkenin bir tarafı açlık ve susuzlukla, sokağa çıkma yasaklarıyla terbiye edilmek istenmekte, bir buçuk aylık sokağa çıkma yasaklarını eleştiren herkese “terörist” damgası vurulmaktadır.
  • Sokak ortasında günlerce kalan cenazeler, öldürülen bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve kamu emekçilerine yakılan ağıtlar yürek dağlarken, toplumun bu çığlıklara karşı kör, sağır ve dilsiz kalması için her türlü kirli politika devreye koyulmaktadır!
  • 10 Ekim’de, Ankara’da, “kimsenin ölmesini istemiyoruz, sadece barış istiyoruz” diyen insanlar katledilirken, stadyumlarda katledilen insanları yuhalatacak kadar kötülükle bezenmiş, katliama dair zerre sorumluluk üstlenmeyen, “kendileri yapmıştır” diyebilecek kadar basitleşmiş bir yönetim aklıyla ülke yönetilmektedir!
  • Artık Türkiye toplumu, öldürülen bir bebeğin kimin bebeği olduğuna, diline, kimliğine, inancına göre üzülmesi gerektiğini “bilmesi gereken(!)” bir topluma dönüştürülmek istenmektedir!
  • Adli Tıp Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle, ailelerin cenazelerini defnetme hakkını elinden alınmak istenmesine karşı insani ve hukuki tepki gösteren herkesin suçlu ilan edilmesini hangi akıl, hangi hukuk, hangi inanç açıklayabilecektir? Ölü bedenlere, ölüsünü gömmek isteyenlere karşı geliştirilen bu nefret ve linç kültürü, yaşananların vehametini göstermeye yetmektedir.

Dolayısıyla Türkiye, barışı, emeği ve demokrasiyi sahiplenenlerle, hükümetin politikalarını eleştirenlere her türlü kötülüğü reva görenler arasında ikiye bölünmeye zorlanmaktadır! Bu süreçte, barıştan ve demokrasiden yana tek söz etmeyenlerin bugün daha güçlü şekilde savaş çığırtkanlığı yapmasının tek nedeni, toplumun farklı kesimlerinin barış talebinin ne kadar hayati olduğuna dair sesinin daha çok çıkmaya başlamasıdır!

İşte bu nedenle barış istemek, savaşın ve şiddetin son bulmasını talep etmek, bebekler ölmesin demek dahi birilerini rahatsız etmektedir. Bu taleplerden rahatsız olanlar, akan kanın sürmesi pahasına muhalif herkesin yaşam hakkı başta olmak üzere en temel hak ve özgürlüklerini yok etmek istemektedir.

Barış talep etmek suç değildir! Dünyanın hiçbir yerinde barış talebinin böylesine baskı altına alınmasının bir örneği dahi yoktur. Bunun tek istisnası, savaş politikalarına varlığını borçlu olan, faşist ve otoriter siyasi iktidarların yaptıklarıdır! Çünkü bilirler ki eşitlik, barış, demokrasi ve özgürlük taleplerinin milyonlar tarafından sahiplenilmesiyle saltanatları, savaş ve şiddet politikaları sona erecektir!

10 Ekim günü, “Emek, Barış ve Demokrasi” mitingimizin kana bulayanlara ve katliama seyirci kalanlara şu sözleri söylemiştik: “Bütün vahşetinize, bütün şiddetinize, bütün katliamlarınıza rağmen eşit, özgür, demokratik bir ülkede bir arada yaşam talebimizden ve barışı savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” Bizleri korkutmaya, yıldırmaya, sindirmeye çalışanlar ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar, çocuklarımıza ve gençlerimize verdiğimiz sözü tutarak eşit, özgür, adil ve barış içinde yaşayabilmek için ölümü değil; yaşamı, yaşatmayı ve emeğin haklarını savunmaya devam edeceğimiz bilinmelidir!